Duyguların Sessiz Sesi: Çeyrek Sesimizi Dinlemeyi Öğrendiğimizde
- Sibel Kavunoğlu

- 3 gün önce
- 3 dakikada okunur

Rob Preach’in şu sözü beni derinden etkiliyor:
“If we learn to listen to this quarter voice of feeling, we will know what is important and be able to make choices based upon a sense of knowing what is true for us.”“Eğer duygularımızın o çeyrek sesini dinlemeyi öğrenirsek, bizim için neyin önemli olduğunu bilir ve kendi gerçeğimize uygun seçimler yapabiliriz.”
Aslında hepimiz, fark ettiğimizden çok daha fazla duygu taşırız içimizde.Bazıları sevdiğimiz, bazıları uzak kalmak istediklerimiz; bazıları da anlam veremediğimiz karmaşık hislerdir. Ve bu duygular, sandığımız gibi sabit değildir. Değişir, akar, dönüşür, bazen büyür bazen de içimizde bir gölge gibi saklanır.
Duyguları İdealleştirdiğimizde Ne Olur?
Psikolojik literatürde, bir duygunun idealleştirilerek zihinde sabitlenmesine “etiket” değil, daha çok:
· core belief (çekirdek inanç)
· schema (şema)
· emotional tagging (duygusal etiketleme)
adı verilir.
Yani çocukken yaşadığımız duygular, özellikle de yoğun olanlar, zihnimizde bir “etiket” gibi değil; daha çok tüm hayatımıza yön veren bir inanç ya da şema olarak saklanır. Herkesin bildiği bir kaç deneyimden faydalarak bu durumu somutlaştırmak istiyorum:
Bir Bebeğin Çaresizliği: Hayata Atılan İlk Duygusal İmza
Bir bebeği düşünün…Yaklaşık iki saatte bir acıkır. Süt gelmediğinde bütün dünyası yıkılıyor gibi olur.Anne göğsünü ağzına getirdiği an bile, o kadar büyük bir acı içindedir ki bazen bunun süt olduğunu bile anlayamayacak kadar çaresizdir.
İşte bu çaresizlik, yaşamın ilk yıllarında bedenimize, zihnimize ve bilinçdışımıza derin izler bırakır. Bu iz, yetişkinlikteki duygusal tepkilerimizin çoğunu şekillendirir.
Ne kadar bilinçli, sevgi dolu bir ailede büyümüş olsak da, çocuk zihninin algıladığı “hayatta kalma tehdidi” hiç silinmez; yalnızca bastırılır. Ve bastırılan her duygu, yetişkinlikte daha karmaşık biçimlerde tekrar görünür.
Bir diğer örnek…
Anne-babası tarafından ihtiyaçları karşılanan bir çocuk, doğal olarak “sevilmek” ister.Ama bu istek bazen o kadar büyür ki çocuk, ebeveyninin sorumluluğunu bile üzerine alır.
· Kardeş kıskançlığında dengeyi sağlamaya çalışır,
· Evdeki duygusal boşlukları kapatmaya çalışır,
· Ebeveyn rolüne geçer ama hâlâ bir çocuktur.
Bu durumun bedeli büyüktür:Sınır koyamayan, aşırı sorumluluk alan, sevilmek için çabalayan bir yetişkin.
Yetişkin olduğunda gücü vardır, kaynakları vardır, artık kimsenin sevgisine bağımlı değildir…Ama bilinç dışındaki çocuk, hâlâ o eski hikâyeyi yaşar:
“Sevilmek için bir şey yapmalıyım.”
Bu yüzden çoğu zaman, bizi sevmeyi bilmeyen insanlardan sevgi bekleriz. Bu adeta müvembet hapis cezası alınmış gibi bir durumdur. Ölünceye kadar sevmesini bilmeyen insanlarda sevgi bekleriz.Ve bekledikçe, çocuklukta kurduğumuz “koşullu sevgi inancı” yeniden aktive olur.
Aslında koşulsuz sevginin ne olduğunu çok iyi biliriz. Bir kediyi, bir köpeği, bir çiçeği, bir ağacı, dağları, gölü… hiçbir şey istemeden severiz.
Fakat çocukluktaki bastırılmış acılar, bu saf bağlantıyı görmemizi engeller.
Bu yalnızca sevgi için değil; tüm duygu türleri için geçerlidir:
· Çaresizlik
· Değersizlik
· Aşırı sorumluluk
· Korku
· Kaybetme endişesi
· Terk edilme hissi
Her biri, çocuklukta bir kere deneyimlendiğinde içimizde bir “duygusal kayıt” oluşturur.
Nörobilim der ki:Bir duygunun biyolojik ömrü yalnızca 90 saniyedir.
Ama Etkisi Bir Ömür Sürebiliyor
Biz ise bu duyguları yıllarca, hatta ömür boyu taşırız.Çünkü duygu geçer ama hikâye kalır.Bedenimiz sakinleşir ama zihin o duyguyu yeniden üretir.
Bu yüzden Rob Preach’in sözündeki “quarter voice”—o ince, sessiz, fısıltı gibi duygu sesi—çok değerlidir.
Duygularımızın bize söylediklerini ancak sessizlikte, yargısız bir alan açtığımızda duyarız.
· O duygu gerçekten bana mı ait?
· Çocukluğumdan taşıdığım eski bir iz mi?
· Bugünün gerçeğini mi gösteriyor, yoksa geçmişin acısını mı?
· Beni yöneten şey his mi, yoksa yıllar önce oluşmuş bir inanç mı?
İşte bu soruların cevabı ancak duyguya kulak vererek bulunur.
Rob Preach’in dediği gibi:
Duygularımızın o çeyrek sesini dinlemeyi öğrenirsek, bizim için neyin gerçekten önemli olduğunu biliriz ve kendi gerçeğimize uygun seçimler yapabiliriz.
Sonuç: Duygularımızdan Kaçarak Değil, Onları Dinleyerek Özgürleşiyoruz
Kısacası…Duygularımız bizim düşmanımız değil; bize yön gösteren pusulamızdır.
Her hissettiğimizde, her çalışmak istediğimiz duyguda, her zorlandığımız anda yapabileceğimiz en bilgece şey:
Sessizlikte duygunun sesini duymak.
Geçmişin izlerine saygı duyarken bugünün gerçeğine uyanmak.
Ve kendi içsel bilgeliğimize güvenmek.
Sevgi ve Barışla
Sibel Kavunoğlu





Yorumlar